“Mazi”den, “Ati”ye…

dilhan-small           sema

Maltepe Üniversitesinden Dilhan KESKİN, “Eski İstanbul” üzerine yaptığı çalışmalara, saray mensubu bir aileden gelen Sema YILDIRIMER YAVUZDOĞAN röportajı ile bir yenisini daha ekledi…

 

-Öncelikle kaç yaşındasınız ve kaç yıllık İstanbullusunuz?

72 yaşındayım, İstanbul Fatih’te doğdum, Üsküdar’da yetiştim ve halen Üsküdar’da ikamet ediyorum.

-İstanbul Fatih’te ahşap bir köşkte dünyaya gözlerinizi açmışsınız, dolayısıyla doğduğunuzdan bu yana İstanbul’un bütün nostaljisini deneyimlemiş bir insansınız, önce bize biraz “Eski İstanbul”daki aile yaşamını anlatır mısınız?

Tabii… Önce saygı mefhumu ile başlayayım dilerseniz… Ben, ailemizin en küçük çocuğuyum ve aynı zamanda hayatta kalan son üyesiyim. Ailemizde küçükler, büyüklerine çok saygı duyardı. Çocuklar asla şımartılmazdı. Hane içinde bir resmiyet söz konusuydu. Baba, çocuklarla pek samimi olmazdı, anne ise babaya nazaran biraz daha yakındı ancak, bu yakınlıkta da bir sınır vardı. Laubali tavırlar sergileyemezdik, gelişigüzel konuşamazdık. Kardeşler arasında bile bir mesafe vardı, büyük kardeşler ise ikinci anne-baba gibi davranırlardı.

sema-3

Fotoğraftakiler (soldan sağa) Teyzesi, İhsan TİTANOĞLU & Büyük ablası, Halide YILDIRIMER TANIRGAN & Annesi, Ayşe TİTANOĞLU YILDIRIMER & Annesinin kuzeni, Tuğgeneral Faruk TADAN & Kuzeni, Bedia TİTANOĞLU ERHIZAL

-Osmanlı saray kültüründen gelmiş bir annenin çocuğu olmak sizi nasıl etkiledi?

Muhakkak etkilemiştir. Bir defa, annem çok disiplinli bir kadındı. Bizi de aynı disiplinle yetiştirdi. Son derece kültürlü, 3 lisan bilen, saray terbiyesi almış bir kadındı. Öyle bir kadından etkilenmemek zaten imkansızdı. İnanılmaz titiz ve tertipliydi. Hem ev işleriyle ilgili hem de dış dünya ile ilgili, derin bir bilgi ve birikime sahipti.

Giyim kuşam konusunda da her zaman özenliydi. Kıyafetlerimizin kumaşlarının kaliteli olmasına çok dikkat ederdi. Ne çocukken ne de yetişkinlik dönemimizde, kalitesiz ya da frapan giyindiğimizi hatırlamıyorum, zaten biz istesek te, annem buna müsaade etmezdi. Modayı yakından takip etmemiz için; Almanya’nın “Beyers Mode”, İtalya’nın “Mani di Fata”, Fransa’nın “Le Petit Echo de La Mode” gibi moda dergilerini getirtirdi. Tüm bunlara rağmen, vefatından birkaç gün önce bana “giyime, temizliğe ve ibadete doyamadım” demişti.

Bu hususlarda rahmetli dedemin ve anneannemin eğitime çok önem vermesi de büyük rol oynuyor tabii. Annem çocukken, okulda öğrendiği Fransızca dışında, lisanını daha da ilerletmesi için saraydan özel bir hoca tutmuşlar örneğin, moda konusunda kendisini ilerletmesi içinse, Beyoğlu’ndaki Fransız bir kadın terziye eğitime götürürmüş anneannem. “Gelinliğimin tamamen zevkime uygun olması için, kendim diktim” derdi rahmetli… Bir de din dersleri aldırırlarmış ayrıca, dinin gereklerini de iyi bilsin diye… Çok güzel bir denge oluşturmuşlar yani çocuklarında.

“O devrin ilkokulu; bu devrin ortaokulu, hatta belki de lisesiydi…”

-O dönem, okullardaki eğitim nasıldı?

O zamanlar pek fazla okul yoktu ancak okullar çok disiplinliydi. O devrin ilkokulu, bu devrin ortaokulu, hatta belki de lisesiydi diyebilirim. Rahmetli “Hasan Âli Yücel”in kurmuş olduğu sistem, kusursuz bir sistemdi bence.. “Aile Bilgisi” dersimiz vardı mesela, o derste neredeyse her şeyin nasıl yapılması gerektiği anlatılırdı, adab-ı muaşeret anlatılırdı. “Evlerde yazlık temizlik nasıl yapılır”dan, “dikiş nasıl dikilir”e kadar her şeyi etraflıca gördük. “Yurttaşlık Bilgisi” dersinde ise, bir yurttaşın etrafındaki kişilere ve çevreye nasıl davranması gerektiği öğretildi bizlere…

İkinci sınıfın sonlarına doğru, yemek saatleriyle ilgili kurallar da öğretildi. Sabah kahvaltısı 7’den 8 buçuğa kadar, öğle yemeği 12’den 1 buçuğa kadar, akşam yemeği de 7’den 8 buçuğa kadardır ve o saatlerde kimseye komşuluğa gidilmez, telefonla aranmaz, rahatsız edilmez diye öğrettiler. Şimdiyse kimsenin bu kurallara dikkat ettiği yok.

Öğretmenlerimizde, adeta bir anne-baba gibi davranırlardı bizlere. Yalnızca ders değil, hayatı öğretirlerdi. “Bir tane siyah ayakkabınız yoksa, beyaz ayakkabı alma lüksünüz yoktur” derdi öğretmenimiz. Bu ve bunun gibi sözler hayatı öğretmeye dayalıdır işte…

 

sema-4

Annesi Ayşe TİTANOĞLU YILDIRIMER, Babası Mehmet YILDIRIMER, Ablası Halide YILDIRIMER TANIRGAN

 

-Eski İstanbul’da kıyafet kültürü nasıldı peki?

Genelde herkes klasik giyinirdi. Çalışma hayatında olanlar, işlerine spor giysilerle gidemezdi. Erkekler kravatsız dışarı çıkmazdı neredeyse.. Kadınlar, yazlık yerler dışında pantolon giymezlerdi ve pantolonun altına topuklu ayakkabı giyilmesi tuhaf karşılanırdı. Genç kızlar siyah renkli kıyafetler tercih edemezdi. Bir de o dönem İstanbul’da kıyafet alışverişi yapılabilecek belli noktalar vardı, şimdiki gibi çok seçenekte yoktu yani.

-Siz alışveriş için nereleri tercih ederdiniz?

Biz genelde alışverişlerimizi Taksim’den yapardık; Karaca, Paçikakis, Yekta gibi mağazalardan… Sultanhamam’da ise; Atalar, Suraski, Sirano, Vakko tercih ettiğimiz yerlerdi. Zaten rahmetli babam Sultanhamam’da ticaretle uğraşıyordu, “Vitali Hakko” yakın arkadaşı olduğu için, çoğu zaman biz mağazaya dahi gitmezdik, Vakko’ya yeni ürünler geldikçe evimize gönderirlerdi, biz de içlerinden beğendiklerimizi seçip alırdık.

sema-5                            sema-6

 

 

Ablaları, Halide YILDIRIMER TANIRGAN ve Neriman YILDIRIMER GÜN

 

 

 

 

-Biraz da yemek kültüründen bahseder misiniz?

Şimdiki gibi hazır yemekler yoktu tabii. Bir tek okula giderken pastanelerden açma-poğaça gibi şeyler alırdık arada. Arada alırdık diyorum, çünkü annem daha fazlasına müsaade etmezdi. 3 öğünümüzün tamamını mutlaka kendisi hazırlardı. Sabah 11 gibi mutfağa girer, gündüz 3 gibi anca çıkardı kadıncağız.

Salçamızı, turşumuzu, sirkemizi, salamura yaprağı, lakerdayı mutlaka kendisi evde yapardı, çok hamarat bir kadındı. Yardımcılarımız vardı ama onlar temizlik işlerinde vazifeliydi sadece. Yemek hususunda annem çok titiz olduğu için, yalnızca kendisi girerdi mutfağa. Evimizin koruluk alanının bir bölümünde, babam sebze-meyve yetiştirirdi. Annemin orada yetişen sebzelerle yaptığı yemeklerin lezzetini hiçbir yemekte alamadım.

Sofrada ise herkes bir arada olurdu. Çocukken eğer bir yaramazlık yaptıysak çekinir, sofraya oturmak istemezdik ama annem zorla oturturdu, meğer babam; “çocuklar yaramazlık yapmış olsa bile yemekten önce söyleme, yemekten sonra söyle ki, sofraya oturmaya çekinmesinler” dermiş. Babam çok olgun bir insandı…

“O zamanlar insanlar birbirini dışlamıyordu. Şimdi ise biriyle tanıştığınız vakit ilk sorduğu soru, memleketinizin neresi olduğu…”

sema-7

Babası Mehmet YILDIRIMER

-Müstakil evlerden, büyük apartmanlara geçiş komşuluk ilişkilerini nasıl etkiledi sizce?

Mahalle kültürü yok oldu, iç içe olma durumu yok oldu… Örneğin, o zamanlar evlerin ışıkları akşam en geç 9 buçuk 10 gibi sönerdi, o saatlerde uyunurdu çünkü… Şayet gece saat 12’de ya da 1’de bir evin ışığı yanıyorsa, komşunun hastası mı var diye düşünülürdü, merak edilirdi. Yahut ışığı yanan evde hamile bir kadın olduğunu biliyorsak, ertesi günü sorardık, “gece ışığınız yanıyordu, hayırdır çocuğunuz mu doğdu” diye. Şimdi evlerin sabaha kadar da ışığı yansa, kimse kimseyi merak etmiyor.

Bizim komşularımızın çoğu Ermeni’ydi, Rum’du, ama o kadar güzel anlaşırdık ki, tarif edemem. O zamanlar insanlar birbirini dışlamıyordu çünkü, şimdi ise biriyle tanıştığınız vakit ilk sorduğu soru, memleketinizin neresi olduğu…

-Okuyucularımız merak edeceği için, bende size aynı soruyu sormak durumundayım ama (gülüşmeler) sizin aileniz aslen nereli?

Kuşaklardır İstanbul’dayız, çok derinini bilmem tabii ki mümkün değil ama aile büyüklerimizden duyduğumuz kadarıyla, annededelerimiz ve babadedelerimiz; Kütahya, Konya, Malatya gibi şehirlerde bulunmuşlar dönem dönem.

-O dönem sosyal yaşantı nasıldı, biraz söz eder misiniz?

Sinema henüz gelişmemişti tabii ve pek tercih edilmezdi. Daha ziyade tiyatroya rağbet olurdu. Bizde ailecek tiyatroya giderdik. Babam, Adile Naşit’in babası “Komik-i Şehir Naşit Bey” ile çok iyi anlaşırmış, genellikle onun oyunlarına giderlermiş önceleri, ben o döneme yetişemedim. Daha sonraları, devlet tiyatrolarına ve şehir tiyatrolarına götürmeye başladı annem ve babam bizleri… Birde, Muammer Karaca’nın özel tiyatrosu vardı Taksim’de, onun oyunlarına da çok giderdik.

“Şimdiki İstanbul çok ilerledi; her şey var, her şey bol ama o dönemin tatlılığı, güzelliği, özelliği maalesef kalmadı.”

sema-8

Komik-i Şehir Naşit Bey

-Yazlık sinema ve gazino kültürü var bir de değil mi?

Evet. Yazın yazlık sinemaya giderdik ara ara… E, gazinolar da vardı tabii. Caddebostan Gazinosu, Kazablanka, Tepebaşı Gazinosu, Belvü Bahçesi, Maksim, Taksim Gazinosu, Küçükçiftlikpark gibi yerlerde büyük sanatkârlar çıkardı, bu mekanların programlarını mutlaka takip ederdik. Hamiyet Yüceses’ten Müzeyyen Senar’a, Radife Erten’den Zeki Müren’e kadar tüm sanatkarları defalarca izlediğimiz olmuştur.

-Gündelik yaşantınız nasıldı, nasıl işliyordu düzeniniz?

Evimizde gündelik işleyiş genelde şöyleydi: Sabah olunca, önce ekmekçimiz gelirdi atıyla. Bir sabah, bir de akşam 5’te gelirdi zaten. Tuhafiyecimiz vardı Musevi Mişon, her Çarşamba gelirdi mutlaka, eksiklerimizi tamamlardık. Sebzecimiz Mösyö Foti Rum’du, o da sabah 10 gibi gelirdi. Hiçbiriyle aramızda satıcı-müşteri ilişkisi yoktu zaten. Bahçemizdeki kamelyada oturur, kahvemizi içer, bizimle sohbet ederlerdi. Gazetecimiz yine kapıya getirirdi gazetemizi, abone olduğumuz dergiler vardı, onlar gelirdi. Ayakkabı boyacımız Aposto vardı, o da belli aralıklarla gelir, ayakkabılarımızın bakımını yapardı. Çöpçümüz sabah ve akşam üzeri eşeğiyle gelir alırdı çöplerimizi.

Ben evin en küçüğü olduğum için, bazı alışveriş işlerini de ben yapardım. Örneğin Kuzguncuk’ta kasabımız vardı, hala da durur aynı yerinde Kardeşler Kasap diye… Yine Kuzguncuk’ta İranlı bir attar vardı, inanılmaz bir dükkandı, yok yoktu, aradığınız her şeyi bulabilirdiniz orada…

sema-9

sema-2

 

 

 

Sema Hanım’ın gençliği ve şu anki hali

 

 

 

-O dönemin İstanbul’uyla şimdiki İstanbul’u kıyaslayacak olursak, neler söylemek istersiniz?

O zamanlar her şey çok kısıtlıydı tabii. Bir saç tokası bile bulmak çok zordu mesela. Bir oyuncak bebek almak isteseniz, bulamazdınız. Ulaşım ve iletişim de aynı şekilde… Bazı şeyleri yurt dışından getirtmek zorunda kalıyordunuz mecburen. Ama birlik vardı, düzen vardı. Bazı hafta sonları ailece pikniğe giderdik örneğin; Çamlıca’ya, Karakulak’a, Belgrad Ormanı’na, güzel ve neşeli günlerdi. Şimdi aile içinde herkes bir yerde…

-Fatih’ten, Üsküdar’a taşınma öykünüz nasıl gerçekleşmişti?

Annemin rahatsızlığı nedeniyle Fatih’ten, Üsküdar-Kuzguncuk sırtlarına taşındık. Daha önceleri Üsküdar’ı yazlık amaçlı tercih eden ailem, daha sonra tamamen buraya taşınmaya karar verdi. Rahmetli Ordinaryüs Profesör Süheyl ÜNVER bey, çok yakın aile dostumuzdu, (Süheyl ağabeyimin de isim babasıydı aynı zamanda) kendisi tavsiye etmiş, havası temiz olduğu için, “Üsküdar tarafına taşının, hastalığına da iyi gelir” demiş anneme. Babam da bunun üzerine boğaz tarafındaki bu arsayı buluyor, arsayı Ermeni bir paşadan satın alıp, köşkün yapımına başlıyor. Yapımı bittikten ve biz buraya taşındıktan 1 hafta sonra ise annem iyileşerek ayağa kalktı. Boğaz ve koru havası ona inanılmaz iyi geldi.

sema-10 sema-19

             

Ord. Prof. Dr. Süheyl ÜNVER

                            ve                                                  

Ağabeyi, Yusuf Süheyl YILDIRIMER

 

 

-Hava demişken, o dönemin havasıyla suyuyla bu döneminkini de kıyaslar mısınız bize, ne gibi farklar gözünüze çarpıyor?

Tabii… Ben hala aynı yerde ikamet ediyorum ancak buranın havası artık aynı hava değil maalesef. İstanbul’da bu kadar nem yoktu mesela o zamanlar, yaz aylarında bu denli bunalmazdık. Denizde aynı şekilde kirlendi, biz çocukken dayımın Caddebostan tarafındaki yalısına giderdik zaman zaman, denize girerdik, sandalla gezintiye çıkardık, o denizin temizliğini, güzelliğini şimdi İstanbul’un sahillerinde bulmak imkânsız. Evet, şimdiki İstanbul çok ilerledi, her şey var, her şey bol ama o dönemin tatlılığı, güzelliği, özelliği maalesef kalmadı.

 “Bir muhit kötü olmaz, insanlar kötüleştirir”

 

sema-11

Dayısı, Mehmet Ali TİTANOĞLU

-Eski İstanbul’la şimdiki İstanbul’u 3 kelimeyle tanımlar mısınız?

Eski İstanbul; kibar, sakin ve temizdi. Şimdiki İstanbul; karışık, kalabalık ve kirli… Ancak ben, “bir muhit kötü olmaz, insanlar kötüleştirir” düşüncesindeyimdir hep. İstanbul’umun bir kabahati yok yani…

-O zamanlar ayıp karşılanan, fakat şimdi normal gördüğümüz şeylerin neler olduğunu merak ediyorum bir de?

Kadınlar sokakta saçları omuzlarına dökülmüş vaziyette gezmezdi mesela, frapan renklerde ruj ve oje sürmezlerdi, sakız çiğnemezlerdi; basit karşılanırdı. Çiftler, cemiyet içinde birbirlerine aşırı samimi davranışlarda bulunmazlardı, çünkü bulundukları takdirde bu durum, cemiyetteki diğer kişiler tarafından birçok yanlış anlaşılmaya sebebiyet verebilirdi. Aynı şekilde bir erkek veya kadın, kendi çocuğunu dahi, sokak ortasında ya da herhangi bir topluluk içinde şapur şupur öpmezdi. Erkeklere gelince; kabadayı olmak değil, beyefendi olmak marifetti!

-Saray mensubu bir ailenin çocuğu olduğunuz için soruyorum, Osmanlı dönemine ait, ailenizin size anlattığı, aklınızda kalan bir şeyler var mı?

Evet, annededelerim Osmanlı döneminde sarayda vazifelilermiş. Bizim bilebildiğimiz kadarıyla Sultan Abdülmecid döneminden (belki daha öncesinde vardır) Sultan Abdülaziz, Sultan Murad, Sultan Abdülhamit, Sultan Mehmed Reşad ve Sultan Vahdettin dönemine, yani saltanat son bulana kadar hizmet etmişler.

Ailemden duyduğum ve şimdi ilk aklıma gelen şu olaydır; bir gün anneannem, annem ve teyzem çocukken, onları alıp Fatih’teki Bulvar Parkı’na gezintiye çıkarmış. O sırada anneannemin yanına iki görevli gelmiş ve “üzerinizdeki mantonun kumaşını nereden buldunuz” diye hesap sormaya kalkmış. Bu kumaş bir tek sarayda var demişler. Anneannemde, “ben saraydan, Titanoğlu Ömer Bey’in hanımıyım” deyince, “öyle mi, affedersiniz” deyip, gitmişler. Şayet saraya mensup biri olmasaydı, cezalandırılacaktı belki de… Cumhuriyet’i bu yüzden çok sevmek lazım işte…

 

sema-12

Sema Hanım artık mütedeyyin bir yaşantı tercih ettiğinden, genç kızlığına ait çok hoş ve nostaljik fotoğrafları olmasına karşın, bir tanesi dışında kendisinden bu fotoğrafları yayınlayabilmemiz için maalesef müsaade alamadık. Benim isteğim üzerine salonunun baş köşesinde duran, annesinden kalma, Osmanlı dönemine ait mezuniyet diploması önünde bir çekim gerçekleştirdik.

Yorum Yap