Burçak EVREN: Sinemamız Altın Çağını Yaşamıyor | Üst Manşet

Burçak EVREN: Sinemamız Altın Çağını Yaşamıyor

Türk sinemasının 100. yaşı biraz sönük kutlanıyor. Ne dersiniz?

Önce şunu konuşmak lazım: 100. yıl mı? Amiyane tabirle bir deli bir kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramıyor. Türkiye’de sinema tarihi üzerine yapılan çalışmalar yetersiz. Belge yoksa tarih olamaz. Tarih belgelerle yazılır, söylentilerle değil. Biri bir şeyler yazmış, sorgulamadan kabul edilmiş. 20 yıldır bu konuda yazdığım makaleler belki 20 cilt yazı oldu. Fuat Uzkınay’ın çektiği ‘Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı’ adı verilen tarihi belgesel, ilk Türk filmi olarak kabul edilir. Araştırmalarımda bu filme rastlamadım, göreni görmedim. Uzkınay’ın ailesiyle tanıştım, bütün belgelerini inceledim, böyle bir film yok. Belki var, kayboldu. Onun için olmayan bir şeyi başlangıç olarak kabul etmek mümkün değil.

Siz başlangıç olarak hangi filmi referans gösteriyorsunuz?

Öncesinde 3-4 film var. Biri padişahın cuma selamlığı, biri Alman Çeşmesi’yle ilgili. Gazetede haberleri çıkan, belirli filmler bunlar. Osmanlı topraklarında çekilen ilk film, Manaki Kardeşler’in; 1911’de 5. Mehmet Sultan Reşat’ın Rumeli’ye yaptığı seyahatin belgeseli. Manaki Kardeşler nerede yaşıyor? –Makedonya. Orası nereye bağlı? –Osmanlı. O zaman Manaki Kardeşleri baz almamız lazım. Filmin bir kopyası Makedonya film arşivinde, biri bizde. Arşivdeki kutusunun üzerinde Türkiye yazıyor, kardeşlerin fotoğraflarında da keza öyle. Milleti değil, Osmanlı vatandaşı olması beni ilgilendiriyor.

Bunu yetkili isimlere söylemediniz mi?

Bu tez bütün kitaplara girdi. Yirmi beş yıldır bunu dile getiriyorum, demek ki alıştıkları şeyleri değiştirmek istemiyorlar. Kültür Bakanlığı bir şey bilmiyor, hiçbir şeyden haberi yok. Köyde çocuk doğar, doğum tarihlerini hatırlamaz, öylesine tarih verirler ya, bu durum da aynen öyle… Bilgisizlikten, kasıt falan yok. Üç yıl evvel gazetelere haber oldu, sağır sultan duydu ama Ankara’daki beş sinema profesörünün haberi yok. Üniversitelerdeki hocalar -dünyadan haberleri yok ama-, tarihçiler toplanır, 1914’ü sembolik olarak kutlayalım ama gerçek tarih şudur, der. Ama yok…

İlk filmi kabul edelim, bugüne gelelim…

100. yıl ne demektir? Geriye dönüp bakmak, bütün birikimi ve bilgisini sonraki yüzyıla aktarmaktır. Bizde böyle bir şey yok. Bütün eserler toplanmalı, dijitale aktarılıp yarınlara aktarılmalı… Türk sinemasında çok ciddi çalışmalar henüz yapılmadı, yapılamıyor. Hiçbir kurum bunun için adım atmıyor. 1- Önemsemiyor. 2- Yapmak istemiyor. İşin şov tarafı yok. Bir yerel yönetimin en önemli görevlerinden biri kanalizasyon yapmaktır. Yer altında olduğu için görünmez ama Taksim’de bir konser verirseniz görünür. Hep yüzeysel, geçici, hiçbir tortu bırakmayan şeyler yapılıyor. Bozuk para gibi harcıyoruz. Yerel seçimler yeni yapıldı, bütün festivallerin yönetimi değişti. İki ayda nasıl kutlama yapacaksınız? Bütün festivaller yaşlı oyuncuları toplayıp onur ödülü veriyor, eskilerden iki-üç film gösteriyor. Oldu, bitti… Diğer yüzüncü yıla ne kalacak? Hiçbir şey…

Bu konuda bayağı dertlisiniz…

Bakanlık halka sorup sinemamızın 100 filmini seçiyor. Söyleyeyim, Selvi Boylum Al Yazmalım, Hababam Sınıfı, Recep İvedik filmleri çıkacak. Halk, 10 yıl önceki filmi bilmiyor, bu seçimi yapabilir mi? 100 filmi sinema yazarları bile seçemez. Onların yüzde 99’u, sinema tarihine ait filmlerin yüzde 80’ini izlememiş. Böyle mi seçilir? Bir ekip oluşturursun, filmleri izleyip öyle seçersin. Yazarlara sorun, Nuri Bilge, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem’in filmlerini sayarlar. Onları görmüşler. Muhsin Ertuğrul’un, Akad’ın ilk dönem filmlerini kaçı görmüştür? Kitap okumuyorlar. Ülke sinema tarihini bilmeden yazarlık yapılmaz ki.

100 yılda iyi kötü bir ekol oluşabildi mi?

Herkes bir Türk sinema dilinin olmadığından şikâyet ediyor. Nedir sinema dili, bunu anlamıyorum. Bir Alman sinema dili var mı? Kendi yerel sorunlarını evrensel hale getiriyorsan bence dil budur. Bu bizde var. Yeşilçam kendi olanakları içinde ve sansüre rağmen bunu yansıtabilmiştir. Filmlerimize bakarak dönemlerin tarihlerini elde edemeyiz. Sansür nedeniyle 12 Eylül’den yıllar sonra filmleri yapıldı ya da öğrenci hareketleri ancak bittikten sonra perdeye taşındı. Hep daha sonra. Kitlelerdeki o filmlerin etkilenme olgusu ortadan kalktıktan sonra yapılıyor ama önemli olan o dönemde yapılması.

Gelenekten ne kadar istifade etti?

Güldürü, komedi filmlerimize göz atalım. İlk filmler Bican Efendi Vekilharç serisi… Şadi Fikret Karagözoğlu’na, ikili komedyenlere, Muhsin Ertuğrul ve sonrasına bakalım. Bizde sinema eğitimi veren okullar olmadığı için alaylılar var. Yönetmenlerin çoğu tiyatro kökenli. Bu ne demektir? Dramatik, geleneksel Osmanlı sanatlarını bilen kişiler. Mesela Muharrem Gürses ekolünden bahsediyoruz. Kavuklu-Pişekar’ı, meddah kültürünü çok iyi biliyor, Karagöz kültürüne aşina. Yazınsal olguyu biraz farklı dramatize ederek görüntüye aktarıyor. Bildiğimiz kadarıyla Bican Efendi’de de böyle… Biraz Charlie Chaplin, biraz Moliere, Karagöz. Operetlerde bile ortaoyunu baskısı vardır. Bunlardan geniş ölçüde yararlanmışlardır.

Yeni sinemacıların gelenekle ilişkisi nasıl?

O zamanlar bu gelenekten faydalanarak yapılan sinemada karşılığı olan seyirci vardı. Bugün tiyatro öğrencileri bile ortaoyununu yüzeysel biliyor. Meddahın dramatik bir sanat olduğunu kabul etmezler. Tek kişilik anlatı nasıl olur, diyorlar. Bir saf, bir akıllı sinema oyuncuları… Şener Şen ile Kemal Sunal’lar, Zeki Alasya-Metin Akpınar’lar ortaoyunundan, anlatı olgusu meddahtan geliyor. Yeni sinemacılarda bunu çok iyi bilen yönetmenler var ama algılayacak seyirci yok. 1986-87’de dağıtım ve gösterim hakları yeni kurulan bir şirkete geçtikten sonra seyirci profili değişti. Seyirci 16 ile 29 yaş aralığında… Bırakın meddahı, dünkü yazlık sinemalardan haberleri yok. Öyle bir erozyon var.

Dünyadaki yönetmen sineması algısı, sinemamız için tehlike midir?

Nuri Bilge’nin başarısı sinemamızın başarısı mıdır? Elbette… Ama kişisel bir yönetmenin başarısıyla, bir sinemanın başarısını örtüştürmek yanlış. Nuri Bilge’yi geriye çektiğimizde geriye ne kalacak? Sorun, burada. Ama İran sineması öyle değil. Bir yerden A.Kiarostami, bir yerden Asgar Farhadi geliyor. Yeni Gerçekçilik akımıyla İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir dizi yönetmen ortaya çıkmıştır. Türk sinemasında böyle bir kalkış yok. Daha bireysel. O birkaç kişi gittiğinde sinema yerinde saymaya devam eder.

Son dönemde yurtdışından gelen ödüllerde patlama var. Bu bir kıstas mı?

Eli boş dönen filmimiz yok. Türk sineması büyük aşama kaydetti, deniyor. Hayır. Dışarıda onlarca ödül alan yönetmenlerin bütün filmleri ulusal festivallerde gösterildi. Kaç ödül aldı? Hiç. Onlar filmi değil, etnografik, folklorik öğeleri pazarlıyor. Çocuk gelini, töreyi yaparsanız ödül alıyorsunuz. On kere karşıma çıkıp ilk dereceye girmeyen film çok büyük festivalde iki ödül aldı. Neyi anlatıyor? Bir pisliği… Türk halkı çöpten yemek yiyor, bilmem ne! Belgesel özelliği bile yok. Buna karşı değilim ama sadece bir yüzü gösterip ödül almasını hiç ciddiye almıyorum. Diğer seri: Festivallere yönelik yapılan, üç kişinin izlediği filmler… Fetih 1453, Eyvah Eyvah gibi ana akım filmlerle sinema ayakta kalıyor. Bunlara ihtiyaç var. Arada Nuri Bilge, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim gibi isimler bir şeyler yapıyor.

Nuri Bilge filmlerinde folklorik öğeler kullanıyor diyenler var…

Sinemasına sıcak bakmıyor olabiliriz ama Cannes Film Festivali’nde 4 ödül ile aynı anda ödül almak, dünya piyasasında dağıtıma girmek, Türk sinemasında pek rastlanan bir olay değildir. Bunu Nobel Edebiyat Ödülü alan Orhan Pamuk için de söyleyebiliriz. İlla bizim istediğimiz kalıplara girmek zorunda değiller. Metin Erksan, Susuz Yaz’la ödül aldığında eleştiriler almıştı. Yol, Altın Palmiye aldığında Türkiye’de 10 yıl yasaklandı. Politik değerleri sinemanın olgularından ayrı tutalım.

Bir Nuri Bilge’yle bahar gelmiyor

Sinemanın hitap ettiği kitle değişti. Ailenin sinemaya gitme olgusu bitti. 90’lı yıllardan itibaren seyirci kitlesi 16 ile 29 yaş aralığında. Artık bütün halkı kucaklayan bir filmin yapılması mümkün değil. Recep İvedik’e giden seyirci, gençlerin başka bir katmanı.

Önümüzdeki 30 yıl boyunca bir yönetmenin Nuri Bilge’nin başarısını elde edebileceğini düşünmüyorum. Bir Nuri Bilge’yle bahar olmuyor. Sinemanın genelinde bilinç olarak bir kalkınma lazım, bu yok.

Sinemamız altın çağını yaşamıyor. Geçtiğimiz yıl Altın Portakal’ın jüri üyesiydim. Son 15 yılın en kötü filmleri geldi. 12 filmden 8’inin değil festivalde yarıştırmak yarışmaya girmesi bile mümkün değildi. Altın Koza da öyleydi. En iyi film, yönetmen, senaryoda muhalefet şerhi verdim, ‘Bu dallarda kimseyi seçmeyelim’ dedim. Kötünün iyisini seçmek zorunda değilim.

Belirli yönetmenlerin katılmadığı festivallerde jüri neredeyse yazı tura atarak birinciyi seçiyor. Antalya ve Adana’nın son beş yılında kimler ödül aldı diye sorsam bir ikisini hatırlarsınız.

Her eline kamera alanın film çektiği bir dönem yaşıyoruz. Sinemayı çok basite indirgediler. Ama en zor basiti yapmaktır. Durum üzerine, olaylar zincirinden soyutlanmış, kişisel dünyaları minimalize ederek film yapmak en zor sanattır. Bunu birkaç yönetmen yapabiliyor.

Yorum Yap