Bir İstanbul Klasiği: İstanbul Film Festivali

Ekran-Resmi-2014-11-12-14.21.50

 

Ülkemizdeki festivallerin en heyecan vericisi ve de tartışmasız en başarılısı olarak tanımlanan İstanbul Film Festivali başlıyor. Ne festivalde gösterilecek olan filmlerden, ne de kaçırılmaması gereken yapıtlardan söz etmeyeceğim. Nasıl olsa festival süresince bu konularda bol bol yazılar okuyacak, biraz da kendi beğenilerinizi öne çıkararak loş salonların yolunu tutacaksanız.  

İstanbul Film Festivali gerçek bir sinema şöleni. 34 yıldır da bu özelliğini hiç düşürmeden, aksine çıtasını yükselterek taşımanın üstesinden geliyor. Peki, bu festivali diğer ulusal festivallerden ayıran, ayrıksı kılan ya da onu öne çıkaran, saygınlık kazandıran özelliği ne?

Ülkemizdeki tüm festivallerin bir prototip olarak ele alıp incelemesi gereken bu festivalin en önemli özelliği özgür-bağımsız olmasından geliyor. Bilindiği gibi ülkemizdeki festivallerin bir çoğu ya yerel yönetimler ya da valilikler tarafından düzenleniyor. İş böyle olunca da bağımsızlık kavramı, yerel yönetimlerin bağlı olduğu siyasal iktidarların düşüncesiyle değişim – dönüşüme uğrayarak, zaman zaman zedeleniyor, dahası, festivalin her yıl değişen ilkesizliğini oluşturuyor. Örneğin, ülkemizin en eski ve de en uzun ömürlü bir festivalinin yarım aşırı aşkın tarihi gözlendiğinde ilkesizliğin sonucu oluşan değişimleri görmemiz mümkün olmaktadır.

İstanbul Film Festivali’nin en büyük başarısı, festivallerin olmazsa olmaz üç ögesini uygulamasından gelmektedir. Bu ögeler ise; ilkelerini belli etmek, kurumlaşmak ve bunun sonucu bağımsız olmaktır.

KURUMLAŞMANIN ÖNEMİ

Festivaller için değişmez olan bu üç ögeden birinin yokluğu, diğerlerini de uygulamadan uygulama alanından çıkaracak denli önemlidir. Kurumlaşmayan bir festivalin ilkeleri olmaz, ilkesiz bir festivalin ise bağımsızlığından söz edilemez. Bu ögelerin sıralarını değiştirseniz de sonuç değişmez.

Bir festivalin ilkelerini belirlemesi için deneyimli, uzun soluklu bir kadroya sahip olması gerekir. Bu kadro, en üstten en alta kadar zamana dayanaklı, uyum içinde çalışmayı prensip edinen, festivali tecimsel bir etkinlik değil de, bir sanatsal etkinlik olarak tanımlayan ve giderek onu bir yaşam-iş biçimi yapan kişi ve gruplardan oluşmalıdır. Bu açıdan İstanbul Film Festivaliyle diğer ulusal festivallerimiz karşılaştırıldığında bu özelliklere sahip tek bir gerçek festival konumunda olduğu ortaya çıkmaktadır.

Festivallerin olmazsa olmaz bir diğer ögesi de kurumlaşmasıdır. İstanbul Film Festivali bu açıdan en şanslı ve en köklü bir özelliğe sahiptir. Çünkü o bir kurumdur. Değişen siyasal iktidarlar, yerel yönetimler ya da valilerle de hiçbir ilgisi yoktur. Aynı zamanda kimi festivallerin düzmece yapay kurumlarıyla da bir benzerlik göstermez. Çünkü o yapay kurumlaşmalar, dilendiği anda yok edilmekte ya da tümüyle içi boşaltılarak bir başka kuruma dönüştürülmektedir.

İlkeleri belli olup kurumlaşan festivaller belki en büyük olamazlar ama, en saygın ve de en özgür olurlar. Bu da, bu tür festivallerin gelenekselleşerek büyümesini, aynı ilkeler doğrultusunda devamlılığını sağlar.

Devamlı değişen, her yıl kendine özgü ilkeler yaratan, kurumlaşamayan, var olan kurumlarının içini boşaltan, deneyimli ve uzun soluklu kadrolar yerine taşeron şirketlere, tecimsel amaçlı vakıflara, derneklere ve de bu işi geçim kaynağı haline getiren, sözüm ona sanat tacirliğine soyunanlara tutsak olan festivaller, belki büyük festival tanımı içine girerler ama, asla hiçbir zaman özgür ve de saygın olamazlar.

Burçak EVREN

Yorum Yap